Korku filmlerindeki komiklikler

 

evil-dead

Icimden geldi, soyle komikli bir yazi yazayim dedim, konu olarak da Hollywood yapimi korku filmlerini sectim. 
Gerci, bu ulkede mizah yapabilmek ve insanlari guldurebilmek cok zor; zira herkes dogustan mizah ustasi. Guzide bir ilimizde, halkin ezici cogunlugunun “dinozorlari koruma altina alalim” dedigi bir ulkede ayrica mizah uretmeye gerek yok …
Neyse …
 
Cok severim korku filmlerini. Korku film turlerinde genelde ilk yapimlar daha basarilidir ve birer basyapit olarak yerini alir. Ornegin: Yasayan Olulerin Gecesi (Romero’dan), Elm Sokaginda Kabus (Ilk film), Seytan (Linda Blair’in oynadigi) ve elbette yakin zamanlarda Paranormal Fenomen. Buna Halka filmini de eklemek mumkun. Bu filmlerin bazilari Japon senaryolarindan alinma, ama ben Japon yapimi korku filmlerinde soyle guzelce gerilemiyorum. Adamlarin tiplerini gorunce korkmak bir yana gulesim geliyor. Son yillarda en begenerek seyrettigim korku filminin The Others (Digerleri) oldugunu soylemeliyim. Sonuna kadar merakla izledim. Zaten Nicole Kidman balkona camasir asmaya ciksa yine izlerim. Hayranim o kadina …
 
Kusuruma bakmayin ama, bizim yerli Turk korku filmleri beni bir turlu havaya sokamadi. Nasil desem, hepsi cok suni duruyor. Renklendirme ile ilgili ciddi bir sorunumuz var gibi. Asagi yukari hepsini seyrettim. Dabbe 1, Dabbe 2 Bir Cin Vakasi, El-Cin, Buyu … vs. Sanki arka planda birileri surekli “bu bir film setidir” diye bagiriyor gibi … gerceklikten kopup filmin gercek ustu olmasi gereken atmosferine giremiyorum. 
 
Kabul etmeliyim ki, bu konuda Hollywood cok basarili. Filme uygun muzik secilmesi, renklendirme, ses ve goruntu efektleri, hepsi ustalikla hazirlaniyor.
 
Fakat, yazinin basinda belirttigim gibi, herhangi bir korku filmi tutuldugu zaman, yapimcilar hemen ikinciyi, ucuncuyu piyasaya surduklerinde, o ilk filmin buyusu bozuluyor ve biraz komediye kacmaya basliyor. Elm Sokaginda Kabus ve 13. Cuma’nin kac devami cevrildi ? Yanlis hatirlamiyorsam Elm Sokagi 7 cevrildi, 13. Cuma galiba 8 veya 9 bolum yapti. 
Not: “Remake” denilen tekrar filmlerini degil; 2,3 gibi rakamlarla etiketlenen devam filmlerini ele almaktayim. Bunlarin disinda, bir tema tutuldugu zaman ayni konuyu ele alan taklit yapimlar mevcut. Ornegin, birbiri ardina cevrilen genclik tarzi cinayet ve katliam filmleri …
 
Internette cok girgir bir site buldum. Siteyi hazirlayanlar, bu tur devam filmlerdeki absurd komikliklere bir suru ornek vermisler. Genel olarak korku ve gerilim filmlerinde en cok islenen temalar su sekilde:
- Lanetlenen ve doga ustu bir canavara donusen insanlar. Vampirler, kurt adamlar, huzursuz ruhlar
- Olumden geri donen ruhsuz cesetler
- Seri katiller veya seri halde cinayet isleyen kult topluluklar, aileler
- Uzayli istila filmleri ve benzer yaratik filmleri
- Felaket filmleri. Depremler, sel, meteor carpmasi disinda, insanlara saldiran kopekbaliklari, piranhalar, timsahlar, yarasalar, hatta karincalar bile var.
(Seneler once Canavar Karincalar diye bir film izlemistim. Nasil guldugumu anlatamam. Basroldeki kiz yeteneksizin tekiydi ve film boyunca habire saclariyla oynuyordu. Yapimcinin veya yonetmenin kizi olabilir.)
 
Simdi gelelim korku filmlerinin olmazsa olmaz temalarina. 
 
Efendiiim, bunlardan bazilarini milli komedyenimiz Cem Yilmaz ustalikla anlatti. Eger seyretmediyseniz YouTube icinde bulabilirsiniz. Genclik tarzi gerilim filmlerinde mutlaka ama mutlaka bir grup neseli ve enerjik genc, soyle adam gibi bir otelde tatil yapmak dururken, Cenab-i Allah’in bile unuttugu issiz bir ormandaki kulubeye giderler. (Dindar arkadaslar alinmasin, Allah hicbir seyi unutmaz. Deyimi oylesine kullandim, bir de onlarin hassasiyetleri ile ugrasmiyayim.) Herhalde caktiniz. Ilk orneklerden biri: 13. Cuma ve Evil Dead (Kotu Ruh). Bu tur filmlerden cikarilacak dersler sunlardir:
1) Sisman kizlar ve gozluklu zayif gencler ilk once olurler. Bu “default” bir degerdir. Ustat Cem Yilmaz’in dedigi gibi: “bir korku filminde sisman veya gozlukluyseniz sictiniz !
Digerlerini ben sayayim.
2) Kulubedeki genclerden biri mutlaka her moku kurcalamaya meraklidir ve milletin basini derde sokar. Misal, bodrumda bulduklari tozlu bir kitabin uzerinde kocaman harflerle “Bu kitabi okuyanlar lanetlenecek ve ormanin tum kotu ruhlari onlara musallat olacaktir” diye yazmasina ragmen, bizim merakli genc kitabi acar, okur, bilmem kac yuz yil once kullanilan bir buyu lisanini bes dakikada cozer ve etrafta ne kadar yaratik varsa alayini davet eder. Iste bu, biz Turklerin kesinlikle yapmayacagi bir seydir. Bizim tayfa kitap okumadigi icin ruh muh cagirmaz. Dag kulubesinde oyle bir kitap bulsa bile mangalda yakmak icin kullanir veya denge saglamasi icin masanin bacaklarindan birine yerlestirir.
3) Amerikali genc ciftler sevismeye alabildigine meraklidir. Oylesine atesli bir sekilde sevisirler ki, o esnada dunya yikilsa farkedemezler. Kulubenin etrafinda tum cocuklari olduren katil bunlarin burnunun dibine gelir, hala haberleri olmaz. Ah oh diye sevisirlerken, katil elindeki baltayi erkegin kafasina indirir, kizin gogsunu yarar, boylece zevkli ve nemli bir sekilde terk-i diyar ederler.
4) Ormanda katilden panik icinde kacan kizlar alabildigine aptal ve beceriksizdir. Avaz avaz cigliklar atarak suursuzca kacarlar ve zirt pirt yere duserler. Bunca kosmalarina ragmen, ne yapip edip, tam da katilin bekledigi yere giderler. Tabi, katil bu kadar salak kizlari buyuk bir zevkle oldurur. Ben de olsam aynisini yapardim.
5) Filmin finaline kadar, katil bir suru genci, hatta polisi, avcilari kolayca oldurur. Hatta bazilarini tek elini kullanarak oldurebilir. Fakat finalde, kolej cagindaki zayif, celimsiz bir kiz, katili tek basina haklar. O saldirida katil aniden beceriksizlesir. Baltasini yanlis yere savurur, ayagi iplere dolanir, yerdeki cukura duser, bir turlu sonuca gidemez.  
6) Filmin finalinde oldurulen katil aslinda asla olmez. Yapimcilar mutlaka bir sonraki filmde onu canlandirmanin bir yolunu bulurlar. Ne yaparsaniz yapin, onu oldurebilmek mumkun degildir. 100 tonluk presin altinda ezin, vucuduna 300 bin volt elektrik verin, asit dolu kazana atin … hic farketmez, o bir sekilde hayata geri doner.  Mesela katilin gomulu oldugu yere kan damlar ve ona hayat verir. Hatta, katil yari teknolojik yari doga ustu bir karaktere donusur. Eger katil bir trafo ceryanina kapilip olmusse, kotu ruhu sehir elektrik sebekesine karisir. TV’de size gorunur, tost makinesinin icinden firlar. Eger katilin ruhu kanalizasyona karisirsa, biraz moktan bir vaziyette geri donus yapabilir. 
 
Genclik tarzi gerilim filmlerinin en cok rastlanan zirvaliklari asagi yukari bunlar. Bir de felaket ve saldiri filmlerinin degismeyen temalari vardir ki, onlar da evlere senliktir.
 
- Bir Amerikan kasabasinda kopekbaligi saldirisi, timsah ayaklanmasi gibi ciddi bir tehdit varsa, mutlaka tam o sirada kasabaya gelir getirecek bir etkinlik duzenlenmektedir ve belediye baskani tum uyarilari ortbas eder. Kulaklari cinlasin, bu temayi basimiza Peter Benchley bela etti. Meshur “Jaws” romaninda, turizm sezonu geldigi icin, belediye reisi, onceki saldirilari halktan sakladi ve bizim Jaws kardesimiz bir suru sivilceli oglani ve fistik hatunu mideye indirdi. Sonradan bu tema defalarca kullanilmistir. 
- Yine bir ABD kasabasinda, bir felaket gerceklesirken, filmin kahramanlari dis dunyaya karsi son derece ilgisizdirler ve hicbir seyden haberleri olmaz. Kasaba sakinlari panik icinde kacisirlarken onlar kendi sorunlarini tartismaya devam ederler. Tam o esnada, yanardag patlamakta, etrafa alevler sacilmakta veya mezarlardan firlayan zombiler insanlarin beyinlerini hapir hupur yemektedirler. Ama kahramanlarimiz isin ucu kendilerine dokunana kadar uyanamazlar. Bu tema ile “Shaun Of The Dead” isimli korku-komedi filminde guzelce dalga gecilmistir.
- Bir felaket filminde dunyayi kurtarma serefi daima Amerikalilara aittir. Bu, saglam bir fizik yasasidir ve uygulamali olarak ispat edilmistir. Dunyayi kurtaran Amerikalinin cok egitimli, donanimli olmasi gerekmez. Tarlalari ilaclayan alkolik bir koylu, babasindan nefret eden uyusturucu bagimlisi bir genc dahi dunyayi kurtarabilir. (Bakiniz, kaynak: Independence Day ve benzeri filmler)
- Kesinlikle, ama kesinlikle, bir felaket filmindeki Amerikan ailesi daima sorunludur. Kari koca birbirlerinden ayrilmislardir ve cocuklar kendi anne veya babalarindan birine karsi kizgindirler. Cocuklar da asla normal degildir. Astim hastasi, katatonik veya yari sizofrendirler. Aile babasi alkoliktir veya asiri ofkelidir. Amerikalilarin bunca soruna ragmen aile yapilarini nasil koruduklarini dogrusu merak etmekteyim. 
- Bilmem kac tane galaksiyi gecip dunyamiza saldiran uzaylilar, nedense en ilkel tekniklere karsi koyamazlar. Bazilari bir kiler kapisini bile acamaz ve etrafta hicbir silah kullanmadan ciplak vaziyette dolasir. (Bkz: Signs, Isaretler) Tabii, bu curcuna surerken araya ustalikla ABD milliyetciligi veya Hristiyanlik propagandasi katilir, orasi ayri bir dava. DOS isletim sisteminin Joker virusu, dunya otesi bir uygarligin tum komunikasyon sistemini cokertebilir. Hayatinda cok kisa bir sureligine bilgisayar programciligi ile ugrasan kisiler bile boyle bir seyin olamiyacagini bilirler ama filmlerde bu is gerceklesir. (Independence Day). Keza, bu uzaylilarin dost-dusman ayirt eden takip sistemleri yoktur. Onlara ait bir gemiyi ele gecirirseniz ana gemiye kolayca girebilirsiniz. 
- Bu tur gerilim ve felaket filmlerindeki bilgisayar sifrelerini, filmin kahramanlari bir kac saniye icinde cozerler. Sifre, bilgisayar sahibinin kizinin veya kopeginin adidir. Sisteme bir kere girince, istediginiz her yere ulasabilirsiniz. Cok katmanli guvenlik sistemi diye bir sey bilmezler. Sisteme siradan bir son kullanici (End User) olarak girseniz bile, en gizli dosyalara, silah atesleme ve kodlama prosedurlerine aninda ulasirsiniz. Tum bunlari yaparken, filmin kahramanlari emirleri bilgisayarla konusarak verirler: “Bilgisayar, bana dusmanin savunma kalkaninin cozumleme kodlarini ver.” Bilgisayar hemen “tamam abi !” diyerek isteginizi yerine getirir. 
 
Elbette her film boyle degil. Blade Runner gibi bazi filmler, hayal gucu ile gerceklik arasindaki dengeyi ustalikla kurabilmisler. Benim burda hicvettiklerim ise, genelde bu tur detaylari dert edinmeyen devam filmleri ve taklit filmler.
 
Saglicakla kalin.

Bir serserinin sorgulanması

sorgulama-odasi

- Gel bakalım düzen karşıtı. Otur. Işığı şunun yüzüne tutun.
– Işık olması gerekli mi ?
– Yöntemimiz böyle. Ne oldu ? Rahatsız mı oldun ?
– Fazla ışık beni rahatsız eder.
– Belli ! Yarasa suratlı herif !  Sen düzen karşıtıymışsın.
– Kim demiş ?
– Burda öyle yazıyor. Dosyada.
– Yanlış yazmışlar. 
– Demek öyle. O zaman neye karşısın ?
– Bilmiyorum.
– Deli misin sen ?
– Doğa beni bu kadar sevmedi.
– Doğa ne demek ! Allah de ! 
– Allah.
– Sen Allah’a inanıyor musun ?
– Denedim. Olmadı.
– Öyleyse komünistsin ?!
– Denedim. O da olmadı. 
– Sağ görüşlü müsün ?
– Onu denemeye gerek duymadım.
– Demek entel takılıyorsun.
– Kendimi asla bu kadar küçük düşürmem.
- Büyüklerimizden birine küfür etmişsin.
- Hangisine ?
- Öbürlerine de mi küfür ettin ?
- Hayır, o anlamda değil. Bir sürü büyüğümüz var … onlardan hangisine ?
- Kime küfür ettiğini bilmiyor musun ?
- Unutmuşumdur ….
- Çok büyüklerden birine küfür etmişsin.
- O zaman büyük küfür etmişimdir …
- Tekrar başa dönelim. Niye Allah’a inanmıyorsun ?
- Benim inanmama ihtiyacı var mı ?
- Ukalalık etme ! Zorda kalınca dua etmez misin ?
- Mastürbasyon yaparım.
- Terbiyesiz ! Sen de öbür insanlar gibi dua etsen …
- Dedim ya, mastürbasyon yaparım.
- Sen komünistsin. Burda yazıyor.
- Her yazılana inanmayın.
- Bak, “herkes Marx’ın kıçını öpmelidir” diye yazmışsın.
- Doğru.
- Bunu yazdığını inkar etmiyorsun yani …
- Etmiyorum. Ben yazdım.
- E ! Açıkca komünizmi övmüşsün.
- Ben sadece Marx’ın kıçını övdüm.
- Eşcinsel misin ?
- Bu çok kibar bir soru …
- Homo musun ?
- Denedim. Olmadı.
- Aslanım, senin derdin nedir ?
- Bilmiyorum.
- O zaman ne diye ileri geri konuşuyorsun ?
- Gördüğümü söylüyorum.
- Sen herkesten akıllı mısın ?
- Hayır. Aksine. Herkes benden akıllı.
- Seni hapse göndereceğiz.
- Öyle yapmanız gerekir.
- Orda seni düzecekler ama …
- Bir süre sonra onu da unuturum.
- Suçunu itiraf ediyor musun ?
- Ne suçu ?
- Düzen bozuculuk, din düşmanlığı, genel ahlak kuralları ile alay ederek toplumu rencide etmek, anarşistlik …
- Ben o kadar kaliteli bir adam değilim.
- Ne olduğun orda anlasılır. Dosyanı kapıyorum.
- Sağolun.
- Pişman olduğunu söyle. Cezan hafifler.
- Söylersem pişman olurum.
- Gidebilirsin. Bunu götürün.

Ve götürürler.

————————————————————————————————
(Minik bir öykü denemesi. Tembel ayyaş Charles Bukowski’den
 ilham aldım. Serseri ruhu huzur bulmuştur umarım.)

 

YAZIM KURALLARINDAN BAZILARI

1) Bulunma durumu belirten “da, de, ta, te” eklerinin yazılışı ile, bağlaç durumundaki “da, de” eklerinin yazılışı.

Bu eklerin yazılışı sıklıkla birbirine karıştırılmakta. Böylece, bitişik yazılması gereken “da, de” ekleri ayrı yazılırken, ayrı yazılması gerekenler birleştirilmekte.

a) Bitişik yazılan “da, de, ta, te” ekleri

Bir yerde bulunma; bir yere, bir şeye, bir kişiye ait olma durumunu belirten “da, de, ta, te” ekleri, cins isimlere bitişik olarak yazılır.

Okulda, vapurda, evde, caddede, iskelede, sokakta, mutfakta, kuliste, teneffüste …

Vapurda herkesten para dilenen yaşlı kadın çok ilgimi çekmişti.
Her evde bir ilkyardım çantasının bulunması gerekir.
İnsanlar caddede panik içinde kaçışıyordu.
Dikkat et, mutfakta yangın çıkmasın !
Kuliste konuşulanların hepsini Timur bana anlattı.

Eğer bulunma ekleri özel bir isme getiriliyorsa, bir tırnak işareti (‘) kullanılarak bitiştirilir.

Selma’da duran kitap tarihle ilgiliymiş.
Daha ne yetenekler vardır bizim Ömer’de
Ömrümün en güzel yıllarını Tokat’ta geçirdim.
Atatürk’te bulunan fikirler saltanat taraftarları için tehlikeliydi.

b) Ayrı yazılan “da, de” ekleri

“Dahi” anlamına gelen, yineleme belirten “da de” ekleri, hem cins hem de özel isimlere bitiştirilmeden, ayrı yazılır.

Kızı da geldi, gelini de
Güç de olsa işi bitirdik.
Evet, bu durumu bize de bildirdiler.
Bilen de konuşuyor, bilmeyen de
Dondurma yemeye gideriz, belki sinemaya da gideriz.
Turan da bu konuda benim gibi düşünüyor.
Bence Alper de bu habere çok sevinecek.

Karşılaştırın:

- Alper’de ne gibi bir rahatsızlık var ?
– Maalesef, Alper de hastalanmış.

- Sinemada neler oldu, bir bilsen !
– Duydun mu, bu eski sinema da yıkılacakmış.

Uyarı 1: Ayrı yazılan “da, de” ekleri hiçbir zaman “ta, te” biçiminde yazılmaz:

Gidip de dönmemek var, dönüp de bulmamak var.
Yanlış: Gidip te dönmemek var, dönüp te bulmamak var.

Uyarı 2: “Ya” sözü ile birlikte kullanılan “da” bağlacı ayrı yazılır:

Ya dediğimi yaparsın ya da bir daha buraya gelemezsin.

Uyarı 3: Bağlaç olan “da, de” eklerini, kendinden önceki kelimeden tırnak (‘) işareti ile ayırmaya gerek yoktur:

Nevin de güzeldir. (Yanlış: Nevin’de güzeldir.)
Dönerken bakkala da uğra. (Yanlış: Dönerken bakkala’da uğra.)

2) Yer ve aitlik belirten “ki” eki ile baglaç olan “ki” ekinin yazılışı.

a) Yer ve aitlik belirten “ki” eki, cins isimlere bitiştirilerek yazılır.

Evdeki, sokaktaki, mutfaktaki, salondaki, bendeki, sendeki, vapurdaki

İşteki sorunları eve taşıma.
Salondaki yeni halı nerden geldi ?
Otobüsteki ilanı gördün mü ?
Bendeki sözlük TDK tarafından yayımlanmış.

Eğer, “ki” eki özel ismin sonuna getiriliyorsa, aitlik veya yer belirten ve özel isimden tırnakla (‘) ayrılan “da, de, ta, te” eklerine bitiştirilir. 

Selma’daki, Metin’deki, Samet’teki, Tokat’taki …

Selma’daki sorunlar bitmek bilmez !
Tokat’taki çinili cami şehrin simgelerindendir.
Metin’deki dergi aslında bana ait.

b) Bir açıklama, şüphe, hayret, pekiştirme vb belirten “ki” eki cins veya özel isimlere bitiştirilmeden ayrı yazılır.

Geçmiş zaman olur ki hayali cihan değer.
Türk dili, dillerin en zenginlerindendir; yeter ki bu dil şuurla işlensin.  (Atatürk)
Turan ki cimriliğiyle tanınmıştır, o bile yardım etti.
Zil çaldı mı ki gidiyorsun …
Seni öyle göreceğim geldi ki
Bilmem ki bu teklifine ne der …
Ne desem ki … şaşırdım kaldım.
Git, onlara de ki, ölsem de sözümden dönmem !

Kalıplaşan ve dile öyle yerleşen bazı kelimelerde “ki” eki bitişiktir.

Belki, çünkü, halbuki, sanki, mademki, meğerki, oysaki …

3) Soru ekleri olan “mı, mi, mu, mü” yazılışları.

Bu soru ekleri ayrı yazılır ve kendisinden önceki kelimenin son ünlüsüne bağlı olarak ünlü uyumlarına uyar.

Kaldı mı ? Geldi mi ? Sordu mu ? İnsanlık öldü mü ?

Soru ekleri, kelimelerden ayrı yazılan “da, de” bağlaçları ile kullanıldığında, o bağlaçlara da bitiştirilmezler. 

Sen de mi geldin ? Turan da mı vazgeçti ? 

Ayrılan soru eklerinden sonra gelen diğer ekler, soru eklerine bitiştirilerek yazılır.

Gelecek misin ? 
Bu işi yapacak mıyız, yapmayacak mıyız ?
Ölür müsün, öldürür müsün !

Soru sorma dışında; şaşırma, abartma, methetme, açıklama vb sebeplerle kullanılan “mı, mi, mu, mü” ekleri de ayrı yazılır.

Kızı bir görsen, güzel mi güzel
Tarık bu, yapar mı yapar !
Yağmur yağdı mı dışarı çıkamayız. (Eğer yağmur yağarsa … anlamında.)

Vaz geçmek, çok gelmek … gibi birleşik fiillerin ortalarındaki soru ekleri de ayrı yazılır. 

Ne o … şimdiden vaz mı geçtin ?
Bu kek sana çok mu geldi ?

Soru ekleri ile birlikte; açıklama, hayret vb belirten “ki” eki beraber kullanıldığında her ikisi de ayrı yazılır.

Zamanında bir şey verdin mi ki şimdi almak istiyorsun !
Gözünle gördün mü ki böyle konuşuyorsun ?

***
Kaynak olarak Türk Dil Kurumu’nun yazım kılavuzu kullanılmıştır.
Tüm yazım kuralları için:

http://www.tdk.gov.tr/index.php?option=com_content&view=category&id=50

YILDIZLARA BAKMAK

Yanlisim varsa duzeltin; sanirim ya Carl Sagan veya Richard Feynman, evrenin guzelligini farketme konusunda sanatcilara hinzirca bir dokundurma yapmisti:
 
“Evrenin guzelligini bilim insani olmayanlar da farkedebilir.
Hatta bazen sanatcilar bile farkedebilirler !”
 
Yildizlara bakmak temasini islerken genelde sairane duygulari dile getirmek adettir. Her yildiz, sevgilimizin saclarindaki taca takilacak birer inci olarak dusunulur veya yildizlarin bizim halimize bakip agladiklari, bir insan oldugunde bir yildizin kaydigi seklinde cikarimlarda bulunulur.
People_looking_at_stars
 
Oysa yildizlar bizim halimize bakmaz. Evlendikten sonra kavgaya baslayacagimiz bir sevgilinin saclarina takilmak gibi dertleri de yoktur.
 
Astrologlara da pek aldirmayin derim. Eglenmek maksadi ile dinleyebilirsiniz ama onlari sakin fazla ciddiye almayin. Zamaninda, biraz dinsel biraz gizemli ogelerle suslenmis, sonradan yerini tamamen gokbilime (astronomiye) birakmis; koca derdindeki genc kizlarla, sinif atlamaya calisan insanlari avutmaya yarayan populer bir yalandir astroloji. Merkur gezegeninin 87 gunluk yorunge periyodundaki ufak bir hareket sizin patronunuzun zam konusundaki goruslerini degistirmez. Jupiter’in manyetosferindeki Gunes ruzgarlarinin ve kaotik kirmizi lekesinin de sizin sevgilinizin muayyen gunundeki tavri ile bir ilgisi olamaz.
 
Bu ivir zivir lak lak inanclari, duygusal yaklasimlari bir kenara birakir ve evrenimize gercekci bir bakisla bakarsaniz; onda, hayal ettiginizden cok daha fazla guzelligi, aklinizi ve muhakemenizi calistirmanizi gerektirecek guc dengelerini, sizi de sarip kucaklayan evrensel bir ahengi gorebilirsiniz. 
 
Yildizlara bakmak, aslinda tarihe bakmaktir. Yalin bir tarihtir bu. Icinde siyasi entrika, gunubirlik Garb veya Sark cambazliklari barindirmayan, evrenin o muazzam fiskirisi ile muhtemelen bir denge durumuna ulasacagi ana kadar gececek sure icindeki enerji transferlerinin ipuclarini veren bir tarihtir. Onu, kafaniza gore yorumlayamazsiniz. “Ah falanca lider simdi ulkeyi yonetse dunyaya kafa tutardik” tarzindaki avuntularinizla evrensel tarihi anlayamazsiniz. Orda; bogdurulan pasalar, giyotine yollanan soylular yoktur. Bu devasa tarih icinde, bildigimiz tum madde ve enerji bicimleri surekli birbirlerine donusurler; yine bildigimiz kadari ile yuz milyarlarca galaksi ve trilyonlarca yildiz, gezegen ve diger gok cisimleri kendi sistemlerini olustururlar. Belki milyonlarca yil once olmus veya bir karadelik tarafindan yutulmus yildizlar, sizlere isiklarini gonderirler ve siz onlari kendi “simdi” alginiz icinde silik bir sekilde gorebilirsiniz.
 
Yildizlara bakmak, bir yonu ile zihnimizi tum gundelik hesaplardan, kendi ucuz beklentilerimizden, hayal kirikliklarimizdan, hirslarimizdan kurtarmak ve onlar araciligi ile kendimizi asmak, oldugumuzu zannettigimiz seyden daha buyuk bir sey olmaktir.
 
Her olayi kendimize yonttugumuz ve surekli menfaat, pohpohlanma, ayricalik kazanma beklentisi icinde oldugumuz bir hayat mucadelesinde, yildizlara bakmak, evrendeki o mutevazi yerimizi hatirlamaktir ayni zamanda. 
 
Caplari yuzbinlerce isik yili ile olculen galaksilerin sadece bir tanesinde, tipik bir sari cuce olan Gunes’imizin cekim alaninda, yaklasik 6,378 kilometrelik ekvatoral yari capa sahip bir gezegende yasadigimizi ve bu gezegenin, galaksimiz icinde gorulemeyecek kadar kucuk bir gok cismi oldugunu idrak edebilmektir yildizlara bakmak. Eninde sonunda elinize gececek olan sey ise, gezegenin Litosfer olarak bilinen distaki kabugunda acilacak 1,5 metrelik bir cukurdur. Oraya tum hayalleriniz, ofkeleriniz, sevincleriniz ve yalanlarinizla birlikte gomulursunuz. Hic supheniz olmasin, sizden sonra da yildizlar devinimine devam eder, cesitli gunesler radyoaktif cigliklar atarak patlar, zamanin termodinamik oku entropi denen canavarla birleserek buyuk cokusu hizlandirir ve yildizlar bile bir gun karanliklara, bilinmeyene karisir. 
 
Fakat, umutsuz bir yazi yazmak istemiyorum.
Kisaca, “her sey bos” tarzinda ve yozlastirilmis bir Dogu kaderciligini andiran kotumserlige saplanmak istemiyorum.
 
Evrenimizde bir bilinc bulunur.
 
Bunun canli ispati ise, sizin su anda bu yaziyi okumakta olmanizdir. Yazi icerigi ister dogru, ister yanlis, isterse dupeduz zirvalik olsun; neticede sizin bilinciniz, okumaya devam etme ile etmeme arasindaki iradeniz meydandadir.
 
Sorun surda ki, o sinirsiz evrensel bilinc, insani hayran birakan o devinim ve varolusun yasalari, sizin ilahiyatcilarinizin anlattiklari ile pek uyusmaz. Ilahiyatcilar, gocer avci toplumlar halinde yasadigimiz gunlerden, cok tanrili kabile ve site yasantilarina, sonra da millet anlayisina varan tek tanrili medeniyetimize kadar uzanan sureci sizlere kendi bakis acilarindan anlatirlar. Iste, siz soyle ayricaliklisiniz, Tanri’nin halifesisiniz, ozelsiniz, canim cicimsiniz diyerek bol bol pohpohlarlar insanlari. 
 
Pratikte ise, ancak ozel mikroskoplarla gorulebilecek bir RNA veya DNA virusu, proteinlere baglanip hucre icinde yerlestiginde ve viral protein cevirisine baslayip hucrenizi parcaladiklarinda, kisa bir sure icinde yataga dusebilir ve yasayan bir pirasaya donusebilirsiniz. O zaman, ilahiyatcilarin anlattiklarini da anlayamaz olursunuz. Varolusun dongusu icinde, en az sizin kadar, bir bakteri de kendi yasam savasini verir ve bunu yaparken sizin vali, devlet adami, mumin veya kafir olmaniza aldirmaz.
 
Ama tum bunlara ragmen, insan yine de degerlidir. Ve bence, onun gercek degeri, kendisine bir aldanma duygusu icinde kattigi suni unvanlarda degil; varolus macerasi icindeki yerini anlayabildikten sonra baslamaktadir. 
 
Sagan’in Kozmoz calismasinda dedigi gibi:
“Kelimenin tam anlami ile hepimiz yildiz tozuyuz.”
 
Bunda utanacak bir sey yok. Bunun kafirlikle de bir alakasi yok. 
 
Aksine, varolus ve evren icindeki yerimizi anlayabilmek, bize benzeyen veya benzemeyen diger formlari ve onlarin yasam sureclerini incelemek, arastirmak, ardindaki yasalari bir bir kesfetmek, bizim de hayatimizi degistirir ve suursuzca kabul edilen inanclardan, bilgi ile ozumsenen yeni bir varolus sevincine sicrama yapilir.
 
Belki de, gercek dindarlik ancak bu noktadan sonra baslayabilir. 
 
Yildizlara bakmak … tarihe bakmaktir.
Kimbilir, belki de milyon yillar sonra cok farkli bir bilinc kendi yildizlarina bakacak ve orda bizim artik bitmis olan tarihimizi gorecektir. 
 
Kisisel inancim, bu varolusumuz icindeki bilincimizin, sayisiz carpisma ve transferle birlikte kademe kademe yukseldigi ve evren bilincine biraz da aci cekerek yaklastigi seklindedir. 
 
Belki, orda, yildizlarda, bir zamanlar dunyamiza canliligin tohumlarini tasiyan kendi koklerimiz olabilir. “Sekerim, haminnem sultan palamut hazretlerinin bas ibriktari yagcioglu efendinin muhterem zevceleriymis” seklindeki ovunmelerin cok otesinde, evrensel koklerimizi aramak icin yildizlara acilmamiz gerekebilir. Gunes ruzgarlarinin, insanin derisini bir anda delip gecebilecek toz firtinalarinin, yuzlerce derecelik sicakliklar veya dondurucu soguklugun, oldurucu gazlarin etkilerine ragmen, adina yasam dedigimiz o harikulade maceranin nasil basladigini belki bir gun anlayabiliriz. 
 
Ama once, her seyin sadece bizim icin yaratildigi gibi bir kuruntudan kurtulmamiz gerekir. 
Veya artik bu dinsel aktarimlari cok farkli yorumlamamizin zamani gelmistir.
 
Saygilar,
Levent Ertürk

Bilgisayar oyunları nereye gidiyor ?

Cok severim bilgisayar oyunlarini.
Nedense, ben yaslarda olanlar, yani 40-60 kusagi icindekiler bu oyunlara burun kiviriyorlar.
Bunu bir cocukluk olarak gormekteler.
Oysa ben, bilgisayar oyun teknolojilerinin, sanal zeka calismalarina buyuk katki saglayacagini dusunmekteyim.
Aslinda bakarsaniz, icinde cebellesip durdugumuz bu dunya da bir oyun degil mi ?
 
Yillar once, sirkette bana verilen bilgisayarin ozelliklerini hala hatirliyorum.
80386 islemci, 20 MB hard disk, 640 K standart bellek, 3. 1/2 flopy surucu, Monochrome ekran karti.
Bunlarin ustunde kosan: MS DOS 3.0 isletim sistemi.
  
Sanki bir saka gibi. 20 MB hard disk !
Sonra bir punduna getirip, ilk VGA monitorlerden birini taktirmistim. Renkli !
 
O zamanlar basit sesler cikaran oyunlar vardi. PAC-MAN, birbilerine bomba atan goriller, yukardan surekli inen parasutculer … vs.
 
Sonra ilk ses kartlarini ve VGA ekran ozelliklerini destekleyen oyunlar gelmeye basladi. Yaris simulasyonlari, muzigini hala hatirladigim Prince Of Persia. Ilk versiyonu. 
 
Bu arada, evime her model bilgisayardan aldim. 80386, 80486 … sonra Pentiumlarin ilk serileri. O siralar oyunlarda henuz 3D simulasyonlar yokken bomba patladi:
 
DOOM ilk versiyonu piyasaya cikti ve hemen bir yerlerden bulup oynamaya basladim.
 
Bir nukleer savas sonrasi, yaratiklarla dolu bir dunyada, karanlik bir atmosfer icinde kavga ediliyordu. Ayni yillarda Castle Wolfenstein oynadim ve o oyunda cok iyi oldugumu soyleyebilirim. Seviyeyi profesyonele getirir ve oyle oynardim.
 
Yillar icinde, donanimlar gelistikce, bilgisayar oyunlari da cesitlendi, grafik goruntuleri zenginlesti ve “motor” tabir edilen temel kontrol programlari daha akilli olmaya basladi. Cesitlerine gore; 3D shooting, araba ve ucak simulasyonlari, platform oyunlari, strateji oyunlari, sportif oyunlar, satranc gibi zeka oyunlari, RPG turu oyunlar vs derken oyunlarin tumunu takip etmek imkansiz hale geldi. 
 
Ben de sevdigim turden oyunlari oynamaya basladim. En sevdigim turler: 3D shooting maceralar, strateji oyunlari ve sportif karsilasmalar.
 
Gunumuzde ise artik network uzerinden, gercek oyuncularla takimlar kurup, insanlarin birbirlerine karsi mucadele ettigi oyunlar var. Bu tur oyunlarda hem programin urettigi karakterlere karsi savasirken, diger yandan, rakip takim tarafindan vurulmamaya calisiyorsunuz. Su an evimde, cok guclu bir grafik kart ile desteklenen bir bilgisayarim var. Benim oglan Counter Strike, COD (Call Of Duty) gibi oyunlari oynuyor. Ben de Zombie Island hastasiyim. Tehlikelerle dolu bir adada zombilere karsi mucadele ediyorum. 
 
Bilgisayar oyunlarindaki arka plan, sanal sehirler ve mekanlar son derece zenginlesti. NFS (Need For Speed) serisinin ilk oyununu hatirliyorum. Arabalari bir kac parkur uzerinde surerdik. Seri ilerledikce resmen koca bir sehrin icinde araba kullanma imkani dogdu. GTA serisinin son versiyonlarinda ise sehrin ucunu bucagini bulmak cok zor. Gez gez bitmiyor. 
 
Call Of Duty, inanilmaz savas mekanlari sunmakta. Vietnam, Irak, Pasifik adalari, Avrupa’nin gobeginde savas, Rusya vs ne ararsaniz var. 
 
Elbette donanimlar da ayni zenginlikte gelismekte. Oyun konsollarinda, titresim ve ses veren kumanda cihazlarinin yaninda, harekete duyarli kiliclar, tabancalar her yerde satiliyor. Oyunlardaki karakterler sizinle konusuyorlar, sirasinda size yardim ediyorlar.
 
Bu gidisin sonu nereye varacak ?
 
***
 
Su an belki cok erken, ama gelecekte, dogrudan insan beynine sinyal gonderen cipler ve benzer donanimlarla, tamamen sanal bir gerceklik olusturmak mumkun. Neticede, her tur aci ve zevki beynimizde yasadigimiza gore, eger boyle bir sey yapilirsa, sanal dunya ile gercek dunyayi ayirt etmek cok zor hale gelebilir.
 
Ister istemez dusunuyorum; acaba bizler de sanal dunya icinde mi yasiyoruz ?
 
Etrafimizda bir suru obje var. Renkler, sesler, kokular araciligi ile dis dunyadan surekli sinyal aliyoruz ve bunlari kendimize gore degerlendiriyoruz. Bunlarin her birinin kendine has matematigi ve algoritmalari var. Her hareketin, her etkinin denklemlerle ve -simdilik- dort boyutlu grafiklerle gosterilen aciklamalari mevcut. Yasadigimiz dunyada, algiladigimiz uc boyutun disinda, zaman boyutu da bizler uzerinde etkili.
 
Fakat, yasadigimiz dunyanin, bir de olasiliklara dayali yonu mevcut. Olaylarin arkasinda cesitli yasalar ve kendi ic mantiklari var. Bu dogru. Ama sistemden kucuk sapmalar, entropi denen seytanin oyunlari da gelecegin neye benzeyecegini tahmin edebilmeyi imkansiz kiliyor. Cunku dunya ve evren, sabit kurallara gore degil, olasi kucuk sapmalarin olusturdugu sayisiz kombinasyonla ilerliyor. Duzen icinde duzensizlik var ve duzensizlikten her zaman yeni bir duzen dogabiliyor. 
 
Boyle bir dunyada, oyunun icindeki hic kimse, tek basina yonetici degil. Ne kadar guclu ve akilli olursaniz olun, daima akliniza hic gelmeyen bambaska bir olasilik tum hesaplarinizi altust edebiliyor. Tipki bir bilgisayar oyunu gibi. Siz, tum dikkatinizi duvarin arkasindaki dusmana vermisken, catidaki bir keskin nisanci (sniper) sizi tak diye alninizdan vurabiliyor. 
 
Game over.
 
***
 
Sanki hepimiz bir tur oyun icinde yasiyoruz. Ama bu oyle bir oyun ki, her oyuncu kendi gercekligini yasamakta. Hepimiz devasa bir programin veya birbirleri ile veri alisverisi yapan bir dizi akilli programin icindeki alt yordamlar gibiyiz. Isin en kotu tarafi, bu oyunda, bulundugunuz durumu hafizaya almak (save), vurulunca bastan baslamak gibi bir secenek yok ! 
 
Sanirim, bilgisayar oyunlarini cazip kilan seylerden biri de bu ozellik. Oyun ne kadar zor olursa olsun, tekrar tekrar deneme sansiniz var.
 
Oysa, simdi icinde bulundugumuz oyunda, sadece bir yasam hakkiniz var. 
Ve ne sekilde oynarsaniz oynayin, neticede o dogru sizin dogrunuz.
Mutlak bir dogrudan soz etmek imkansiz.
 
Oyundan bir sikayetiniz varsa …
gidip ureticisini bulun ve ona anlatin !
 
Ben de sizler gibi sadece bir oyuncuyum.
 
Saygilar

Evrenin dokusu -7- Gerçekliğe karşı hayal gücü

Evrenin belirsizliği ve bilinemezliği karşısında
bilimimiz hala bir çocuk oyuncağı olarak görülebilir.
Yine de elimizde olan en iyi şey odur …

Dr. Albert Einstein

“Evrenin dokusu” kitabından çıkardığım özetler, alıntılar ve yorumlar bu bölümle sona eriyor. Söz konusu kitap yaklaşık 650 sayfalık bir çalışma. Tamamını sizlerle paylaşabilmem, maalesef hem zaman bakımından hem de telif hakları açısından imkansız.

Kitabın son bölümlerinden biri gerçeklik ve hayal gücü konusuna ayrılmış durumda. Aslında “bilimsel hayal gücü” demek daha doğru olur. Sanat ve senaryo üretme gücümüzde olduğu gibi, hayal gücü bilim için de gerekli. Yalnız bilim, tamamen keyfi bir şekilde hayal kuramıyor. Daha önce gösterilmiş diğer gerçekliklere, bulgulara, deney sonuçlarına ve gözlemlere uymak zorunda. Bu noktada bir bilim insanını, sıradan bir insandan ayıran kriteri fizikçi Richard Feynman şu şekilde tanımlıyor:

Önce bir tahminde bulunursunuz. Gülmeyin, şaka yapmıyorum. Belki de attığınız en önemli adım budur. Sonra tahmininiz siz veya başkaları tarafından tekrar tekrar sınanmalıdır. Eğer kuramınız gözlemlerle, deneylerle, hesaplarla ve diğer bulgularla çelişiyorsa yanlıştır. İşte o an ne kadar zeki, atletik, sempatik vs olduğunuz bir önemi yoktur. Kuramınız bunlarla çelişiyorsa yanlıştır, hepsi bu kadar.

1

Maddenin temel formlarına ait kestirimlerde bulunurken bu kıstasları uygulamak nisbeten daha kolay. Fakat kozmozun devasa büyüklüğü ve atom-altı dünyalarının inanılmaz küçük hacimleri göz önüne alındığında bilimin çeşitli doğrulama kriterlerini uygulayabilmek, en azından şimdiki teknolojimizle imkansız. Örneğin; büyük patlama anı ve bir kara deliğin içinde olup bitenler şimdilik sırrını korumakta. Çünkü bu kritik alanlarda, zaman ve mekan hesaplamalarımız bütünü ile çökmekte. Ama umutsuzluğa gerek yok. Alıntılıyorum:

Bununla birlikte, biraz çaba ve şansın yardımıyla bir çok uç fikir önümüzdeki birkaç on yılda sınanabilecektir. Planlanan ya da gerçekleşme aşamasında olan deneylerle fazladan boyutlar, karanlık madde, madde ve karanlık enerjinin birleşimi, kütlenin ve Higs okyanusunun kökeni, evrenin ilk dönemlerinin kozmolojik özellikleri, süpersimetrinin bunlarla ilişkisi ve büyük olasılıkla sicim kuramının kendisinin doğruluğu konularında çok daha fazla fikir sahibi olabiliriz.

Yeri gelmişken belirteyim. Büyük patlamanın kozmolojik özellikleri, kuantum mekaniğinin düşündürdüğü olası evrenler gibi konuları kullanan sözde-bilimciler, bu alanlarda, bilimsel kuramlarla bazı mistik öğretileri veya dini inançları birleştiren kitaplar yazıyorlar. Mesela, kuantum fiziğinden hareketle Mevlana felsefesine gönderme yapanlar veya Uzak Doğu öğretilerini yaymaya çalışanlar gibi. Kendi hesabıma, bu tür kitapları hiç ciddiye almadığımı belirtmeliyim. Bu tür kitaplar “bilinmezlik” faktörünü kullanarak tamamen keyfi çıkarımlar yapıyorlar ve elbette ortaya hiçbir ispat, matematiksel model koyamıyorlar.

2

Peki, gerçekte neler olabilir  ? Bir gün kozmozun önümüze büyük bir engel olarak diktiği o devasa mekan farklılıklarını aşabilir miyiz ? Yoksa, kendi minik dünyamızda hapsolup evrenin tamamı ile ilgili sadece hayal kurmakla mı yetineceğiz ?

Araştırmalar elbette devam etmekte. Fizikçilerin çok ilgisini çeken “fazladan boyutları” araştırmaya yönelik teknikler geliştirilmekte.

1996 öncesi fazladan boyutları içeren kuramsal modellerin çoğunda, bu boyutların uzunluğunun kabaca Planck boyutlarında (10 üzeri -33) olduğu varsayılıyordu. Ama eğer fazladan boyutlar “büyük” iseler, ki bunun anlamı 10 üzeri -20′den daha küçük, yani bir atom çekirdeğinin yaklaşık milyonda biri kadar olmalarıdır, o zaman bir umut vardır. Fazladan boyutlardan herhangi bir “çok büyük” ise, o zaman kütle çekim kuvvetinin çok hassas ölçümleri bunların varlığını ortaya çıkarabilir. Böylece deneyler bir kaç yıldır geliştiriliyor ve teknikler hızla mükemmelleşiyor. Şimdiye kadar, üç boyutlu uzayın bir karakteristiği olan ters kare yasasından hiçbir sapma bulunamadı, bu yüzden araştırmacılar daha küçük uzaklıkları araştırmaya başladılar. Olumlu bir sinyal, deyim yerindeyse fiziği temellerinden sarsacaktır. Böyle bir sinyal, fazladan boyutlara yalnızca kütleçekimi ile ulaşılabileceği konusunda ikna edici bir kanıt ortaya koyacakve bu da sicim-M kuramının zar dünyalar senaryosuna önemli bir destek sağlayacaktır.

3

Bu konularda bir diğer çalışma ise mikroskobik kara delikler oluşturmak üzerine. Süpernova patlamalarından sonra dünyamıza ulaşan kozmik ışınları incelemek için dört bir yana hassas dedektörler yerleştirildi. Ayrıca parça çarpıştırıcılar kullanılarak anti-madde ve mini karadelikler oluşturma çalışmaları da sürmekte. Bilim-kurgu filmlerindeki senaryoların aksine, bu anti-madde ve karadelikler tehlikeli değil. Yani, dünyamızı bir yerden başlayarak yutma ihtimalleri yok ! Aslında doğrudan gözlenemiyorlar bile. Bir dizi olasılık hesabından yola çıkılarak hadron çarpıştırıcılarındaki reaksiyonlar gözden geçiriliyor ve kara deliklerin izleri aranıyor. Daha teknik bir ifade ile, minik kara delikler, ortaya çıktıktan sonra hemen bozunuyorlar ve bir parçacık yağmuru oluşturuyorlar. Bilimciler ise ancak dedektörlerin üzerine yağan parçacıkları inceleyerek kara deliklerin kanıtını bulmaya uğraşıyorlar.

Gördüğünüz gibi, evrenimiz sırlarını ele vermemeye kararlı. Maalesef, hiçbir şey iç gıcıklayıcı bilim-kurgu filmlerindeki kolaylıkla yürümüyor. Şöyle iki üç düğmeye basarak hemen bir başka boyuta ışınlanan insanlar, anti-madde toplarıyla oynayan çılgın bilim adamları sadece birer fantezi.

Evrenimizin kozmik kökenlerini, yani büyük patlama anında neler olup bittiğini anlamak için, uzay fonları ayrılan bütçelerle uzaya sürekli olarak araştırma uyduları gönderilmekte. COBE ismi verilen bir inceleme tekniği ile büyük patlamaya ait sıcaklık haritaları kabaca çıkarıldı. NASA ve Priceton üniversitesinin ortak girişimi olan WAMP cihazı 2001′de uzaya gönderildi. Avrupa UzayAjansının projesi olan PLANCK 2007′de fırlatıldı ve çözünürlüğünün WAPM’nin on katı olması planlanmakta. Bu ve benzeri uydular, büyük patlamanın şişme kozmolojisine bir kanıt bulabilmek için uzayı sürekli olarak tarıyorlar.

Evrenimizin geçmişi kadar, geleceği de ayrı bir merak konusu. Evrenimizde büyük oranlarda karanlık madde ve karanlık enerji olduğu biliniyor. Bir kurama göre, karanlık madde, proton ve nötronlardan oluşmakta ve ışık saçan yıldızları oluşturmak yerine bir araya gelmekten kaçınan parçacıklar şeklinde hareket etmekteler. Ama bu görüşe karşı çıkanlar da var. Evrene dağılmış olan hafif elementlerin -hidrojen, helyum, döteryum ve lityum- bolluğundan yola çıkarak, evrenin ilk dakikalarında bu çekirdekleri sentezleyen süreçlerin kuramsal hesapları yapılmakta. Tüm bunlardan sonra ise, evrenin geleceği ile ilgili karmaşık senaryolar üretilmekte.

Bir diğer tartışma konusu ise, evrende yalnız olup olmadığımız. Farklı teoriler var. “İyimserlere” göre yalnız değiliz. Evrende, aynen bizim dünyamız gibi, kendi güneşine kritik bir mesafede bulunan, dolayısı ile hayat ihtimalini barındıran yüz milyarlarca gezegen olabilir. “Kotumserlere” gore ise, hayat öylesine nadir gelişen bir şey ki, çok uzaklarda bir yerlerde hayat olsa dahi onları gözlemleyebilmemiz veya onların bizle temasa geçebilmeleri imkansız.

Eğer evrende bir yerlerde hayat varsa, neye benzeyebilir ? Fizik yasalarının evrenin her yerinde aynı şekilde işlemesi gerektiği kuramından hareketle, eğer evrende bir yerlerde hayat var ise, muhtemelen onlar da bizim yaşadığımız süreçlerden geçmiş ve bize benziyor olabilirler. Ama hayat, sadece insani ölçülere hapsedilemeyecek kadar dinamik ve girişken olabilir. Bu durumda ise, bize göre kesinlikle ölümcül olan dış şartlarda rahatlıkla yaşayabilen formlar gelişebilir. Aslında, bırakın uzayı, dünyamızda dahi bu tür canlılar mevcut. Okyanusların derinliklerinde, yanardağ gazlarının püskürdüğü bölgelerde, hem de fotosentez yapmadan yaşayabilen bitkiler ve bazı hayvan türleri bulunuyor. Bu canlıların incelenmesi, farklı gezegenlerde ne tür canlılar olabileceğinin tahmin edilmesi astrobiyolojinin konusu. Hemen her zaman gerçekten şaşırtıcı canlı türlerine rastlanabiliyor. Mesela “Strain 121″  adı verilen bir bakteri 120 derece sıcaklıkta hayatta kalabiliyor. “Ekstremofil” denen bu tür canlıların, çeşitli zor koşullarda yaşayan türevleri bulunmakta. Konuyu dağıtmadan, bir kaç örnek vermek gerekirse; hipertermofiller minimum 80 C sıcaklık istiyorlar, oligotroflar nerdeyse hiç besin olmayan şartlarda kayaları parçalayarak yaşamlarını sürdürebiliyorlar, radiorezistanslar yüksek seviyede radyasyona dayabiliyorlar. Bu şartların bir insan için ölümcül olduğunu belirtmeme herhalde gerek yok.

4

Tüm bunlar umut verici buluşlar. Kendi Güneş Sistemimizde dahi, mesela Jüpiter uydularının alt katmanlarında donmuş veya hareket halinde su ve mikrobiyolojik seviyeden yaşam formları olabilir. Elbette, kesin kanıtlara ulaşılıncaya kadar, bunların hepsi birer tahmin.

Ama, bakteri seviyesindeki yaşamı bırakır ve bizler gibi bilinç ve zeka sahibi canlılar olup olmadığını sorarsak, şimdilik, bu soru tam bir muamma. Bugüne kadar, dış dünyadan gelen akıllı bir sinyale rastlanamadı. Tabii, viskiyi veya votkayı fazla kaçırdıktan sonra uzaylılar gören İskoç ve Rus köylülerini, kaçırılıp üzerlerinde deney yapılan hatta hamile bırakılan ABD’li ev kadınlarını saymazsanız !

Dr Stephen Hawking’in olası dünya dışı akıllı varlıklar konusunda bir endişesi var. Eğer gerçekten böyle uygarlıklar var ise, bizim şimdiki zekamızı o kadar aşmış olabilirler ki, medeniyetimizi aynen sömürgeci İspanyol kaşifler gibi, rahatlıkla yok edebilirler. Bu yüzden, biraz dikkatli olmakta ve “saklanmakta” fayda var. Eğer saklanabilirsek !

5

Hepsi ama hepsi, şimdilik sadece hayal gücü.

Fakat, bir şeyi belirtmeden geçemiyeceğim; hayat, tüm zorlukları ve hesapları altüst edebilen inanılmaz bir enerjiye ve potasiyele sahip. Çok fazla hayalciliğe düşmemek ama dar-kafalı olmamak gerekiyor.

Bütün sorun, “hayal gücümüz” ile “gerçekliğin” ne oranda birbirleri ile kesiştikleri. Kendi hesabıma, şuna inanıyorum, ismine kozmoz dediğimiz ve bence olası evrenlerden sadece biri olan bu evrenimiz öylesine zengin ki, belki, gerçekliğin doğası yanında hayal gücümüz son derece sınırlı, kaba, yetersiz kalıyor olabilir. 

SON

Saygılar

Evrenin dokusu -6- Her şeyin teorisi ve süpersicimler

“Evrenin dokusu” kitabının bir sonraki bölümü birleşik kuram arayışlarının tarihçesine ayrılmış durumda. Bu bölüm çok uzun olduğu için, tümüyle alıntı yapamıyorum. Başta Einstein olmak üzere, pek çok fizikçiyi cezbeden ve bazılarının pes edip bıraktıkları bu arayış, fiziğin iki büyük alanındaki uyumsuzluktan kaynaklanmakta. O bölümü alıyorum:

Fizikçiler yıllarca birleşik bir kuram ortaya çıkarmanın önündeki temel engel olarak yirminci yüzyıl fiziğinin en önemli iki atılımı olan genel görelilik ve kuantum mekaniği arasındaki çatışmayı gördüler. Her ne kadar bu iki yapı çok farklı alanlara uygulanmakta ise de, iki kuram da evrensel oldukları, yani bütün alanlara uygulanabilir oldukları iddiasındadır. Bununla birlikte, bu iki kuram bir arada kullanıldığında denklemler bir anlamı olmayan sonuçlar verir. Örneğin, kütleçekimi ile ilgili herhangi bir sürecin gerçekleşmesi olasılığının hesaplanmasında, genel görelilik ile kuantum mekaniği birlikte kullanıldığında yanıt %24 veya %63 veya %91 gibi bir sayı olmaz. Tersine, kullanılan bileşik matematiğin verdiği sonuç sonsuz olur. Ama bu, “çıkan değer o kadar yüksek ki, bütün paranızı oraya yatırın” demek değildir. Yüzde yüzden büyük olasılık değerlerinin bir anlamı yoktur. Sonsuz olasılık sonucunu veren hesaplamalar, genel göreliliğin ve kuantum mekaniğinin denklemlerinin bir arada kullanılmasının her şeyi karman çorman bir hale getirdiğini gösteriyor sadece.

birlesik-alan-1

Haklı bir şikayet. Sonsuz olasılıklara saplanıp kalmak, aslında hiçbir şeyin çözümlenmediğini saklamaktan ibaret. Belki evrenimizde, hem genel görelilik hem de kuantum mekaniğinin uygulanmasını gerektirecek çok özel cisimler olabilir ki … evet, var. Bunlardan bir tanesi meşhur Big Bang anı. Bir diğeri ise çöken ve bir kara deliğe dönüşen yıldızların başına gelenler.

Fizikte, çok büyüklerin dünyası ile çok küçüklerin dünyasının çatışmasından doğan genel bir karamsarlık havası elli yıldan fazla bir süre hakim olsa da, yakın zamanlarda geliştirilmeye başlanan yeni bir kuram, bu kavgacı kardeşleri barıştıracak gibi: Süpersicim kuramı. Doğrusu en az görelilik ve kuantum kuramları kadar soluk kesici bir fikir bu. Paylaşıyorum:

Süpersicim kuramı, işe eski bir soruya yeni bir yanıt önererek başlar: Maddenin bölünemeyen, en küçük parçaları nelerdir ? Yıllar boyunca klasik yanıt, maddenin nokta olarak modellenebilecek, büyüklüğü ve iç yapıları olmayan, bölünemeyen parçacıklardan, elektronlar ve kuarklardan oluştuğu idi. Geleneksel kuram, bu parçacıkların çeşitli şekillerde birleşerek protonları, nötronları ve gördüğümüz her şeyi şekillendiren çok çeşitli atomları ve molekülleri oluşturduğunu öne sürer ve deneyler de bunu doğrular.

Burda biraz soluk almak isterim. Yukardaki cümlede size “aşina” gelen bir şeyler var mı ? Hadi, hafızanızı biraz zorlamak için tam o bölümü yeniden alıntı yapayım: “… bu parçacıkların çeşitli şekillerde birleşerek …”

Öyle, 1940′lı veya 1800′lü yıllara gitmeyin. Çok çok daha eskilere gitmeniz gerekecek; şöyle milattan önce 400′lü, 300′lü yıllara gitmeye ne dersiniz ? Mesela Platon desem ? Hatta belki Demokritos ? Şeylerin, bölünemeyen başka şeylerden doğduğu öğretisi, bin yıllar boyunca felsefeye damgasını vurdu. Bu anlamda bakıldığında, ister -artık bölünebildiği ispatlanan- atomusları kullanın, ister kuarkları veya elektronları, evrendeki partiküller, sanki hep orda öyle duran ve birleştirilmeyi bekleyen statik, sabit oluşumlar olarak görülmekteydi. Tıpkı farklı formlardaki legoları birleştirerek, çeşitli şekiller yapmamız gibi. Bu bakış açısı, evrimi tamamen ihmal eden, durağan bir bakıştır ve şeylerin değişebilecekleri gerçeğini görmezden gelir. Süpersicim kuram alıntısına devam ediyorum.

Süpersicim kuramı ise bambaşka bir öykü anlatır. Elektronların, kuarkların ve deneylerde ortaya çıkan diğer parçacık türlerinin oynadığı kilit rolü inkar etmez; ama bu parçacıkların nokta olmadığını öne sürer. Süpersicim kuramına göre her parçacık, tek bir atom çekirdeğinden yüz milyar kere milyar kez daha küçük bir sicime benzeyen minik bir enerji iplikçiğinden oluşmuştur. Nasıl, bir keman teli farklı örüntülerle titreşir ve her farklı titreşim farklı bir nota üretirse, süpersicim kuramındaki iplikçikler de farklı örüntülerle titreşebilir. (Örüntü: Belli bir kurala göre düzenli şekilde tekrar eden veya genişleyen şekil ya da sayı dizisi.) Ama bu titreşimler nota üretmez; kuramın öne sürdüğüne göre farklı parçacıkların farklı özelliklerini üretir. Belli bir örüntüyle titreşen minik bir sicim bir elektronun kütlesine ve elektrik yüküne sahip olacaktır. Yani, kurama göre, böyle titreşen bir sicim, geleneksel olarak elektron dediğimiz şeydir. Farklı bir örüntüyle titreşen minik bir sicim ise kuark, nötrino veya herhangi bir başka parçacığı tanımlayan özelliklere sahip olacaktır. Her biri aynı varlığın değişik örüntülerle titremesinden ortaya çıktığından, tüm parçacık türleri süpersicim kuramında birleşir.

birlesik-alan-2

Bingo ! Tek kelime ile muhteşem, muhteşem, muhteşem ! Bir yerlerde, boşlukta öylece duran parçacıkların kombinasyonu yerine, farklı salınımlarda farklı özellikler kazanan bir yapı taşından bahsediliyor ve doğanın farklı katmanlarında yasaların neden böyle birbiri ile çeliştiğini açıklamak yolunda dev bir adım atılıyor. Devam ediyorum alıntıya:

Noktalardan çok çok küçük oldukları için nokta gibi görünen süpersicimlere geçiş, bakış açısında büyük bir değişiklik gibi görünmeyebilir. Ama öyledir. Böylesine mütevazi bir başlangıçtan yola çıkan süpersicim kuramı, önceki birleştirme girişimlerinin başına bela olan sonsuz sayıda olasılık tehlikesini savuşturarak, genel göreliliği ve kuantum mekaniğini tutarlı, tek bir kuramda birleştirebilir. Bu da yetmezmiş gibi, süpersicim kuramı doğadaki tüm kuvvetlerin ve tüm maddenin aynı kuramsal çerçevede birleştirilmesi için gerekli olan görüş açılımını ortaya çıkarmıştır. Kısacası, süpersicim kuramı Einstein’in birleşik kuramı için en önemli adaydır.

Hepsi burda bitiyor mu ? Bitmiyor. Süpersicim kuramını çalışır şekilde düşünebilmemiz için uzay-zaman boyutları ile ilgili algımızı kökten bir şekilde   değiştirmemiz gerekecek.

Süpersicim kuramının genel göreliliği ve kuantum mekaniğini birleştirme iddiası, ancak uzay-zaman kavrayışımızı bir kere daha altüst edersek matematiksel olarak anlamlıdır. Süpersicim kuramı, ortak deneyimlerin gösterdiği gibi, üç uzam boyutu ve bir zaman boyutu yerine dokuz uzam boyutu ve bir zaman boyutu gerektirir. Süpersicim kuramının M-Kuramı olarak bilinen sağlam ve güçlü bir türevinde, birleştirme on uzam boyutu ve bir zaman boyutu gerektirir. Yani, kozmik altyapı toplam onbir uzay-zaman boyutuna sahiptir. Bu fazladan boyutları göremediğimiz için, süpersicim kuramı bize şimdiye kadar gerçeğin ancak çok küçük bir parçasını şöyle bir gördüğümüzü söyler.

Süpersicim kuramı büyük ölçekte ele alındığında, boyut farklılığından dolayı göremediğimiz olası dünyalara gönderme yapmakta. Tabii, aceleci olamayız. Kuram, sağlam matematiksel modellere oturtulamadığı ve deneylerle sınanmadığı sürece, şimdilik sadece bilimsel bir fantezi olabilir.

birlesik-alan-3

Peki, Dr Stephen Hawking ne diyor bu süpersicimler ve birleşik alan kuram arayışları hakkında ? “Her şeyin teorisi” kitabına geçiş yapıyorum. Dr Hawking süpersicimler kuramına ve çok boyutlar çıkarımlarına büyük bir özenle yaklaşmayı tercih etmekte. Ona göre, atılması gereken ilk adım, genel görelilik kuramını belirsizlik ilkesi ile birleştirmek. Doğrusu bu cümle bile yeterince cesaret kırıcı. Çünkü, belirsizlik ilkesi “boş uzayın” bile sanal parçacıklarla ve anti-parçacık çifleri ile dolu olduğu anlamına gelmekte. Bu ise, çekimlerin en sonunda tüm evreni sonsuz ufak bir boyuta çekeceği gibi bir tahmine götürüyor bilimcileri.

Ayrıca, genel görelilik ile kuantum mekaniğini birleştirme çabalarında ortaya çıkan sonsuzluklar, Dr Hawking’in de canını sıkmakta. “Absürd sonsuzluklar” diye nitelediği bu karmaşayı sona erdirmek için, hesaplamalarda son derece karmaşık bir dizi re-normalizasyon önermekte. Ama bunun büyük bir dezavantajı var. Aynen alıntılıyorum:

Fakat eksiksiz bir teori arayışı açısından re-normalizasyonun ciddi bir dezavantajı vardır. Sonsuzluğu sonsuzluktan çıkardığınızda yanıt istediğiniz her şey olabilir ! Bu da kütleler ve kuvvetlerin güçlerinin asıl değerlerinin teori ile öngörülemiyeceği anlamına gelir. Bunun yerine, gözlemlerle uyum sağlayacak şekilde seçilmelidirler. Genel görelilikte ayarlanabilecek yalnızca iki değer vardır: çekim gücü ve kozmolojik sabitin değeri. Ama bunların ayarlanması tüm sonsuzlukları ortadan kaldırmaya yeterli değildir. Bu nedenle, uzay-zamanın eğriliği gibi bazı değerlerin gerçekten sonsuz olduğunu öngören bir teori ortaya çıkar. Oysa bu değerler gözlemlenebilmekte ve tamamen sonlu oldukları ölçülebilmektedir.

Bir kez daha aynı sert kayalara çarpılıyor. Her iki fizik kuramı, tek başlarına iken harika, ama birleştirmeye kalktığınızda, ortaya ne olduğu anlaşılamayan bir ucube çıkıyor. Üstelik her şey bununla bitmiyor. Dönmeleri 0,1 ve 2 olan parçacıklara karşı, dönmeleri 3/2 ve 1/2 olan parçacıklar kullanıldığında sanal parçacık çiftlerinin etkilerini sıfıra indirmek ve sonsuzlukların bir kısmını azaltabilmek mümkün olabilir. Ama böyle bir işlemin, -hiç hata yapılmayacağı varsayılarak- süper bilgisayarlarla analizi dahi en az dört yıl gerektirmekte !

Peki, bir başka yol yok mu ? Ya süpersicimler veya kendi deyimi ile süper çekim alanları konusunda Dr Hawking’in fikirleri nedir ? Dr Hawking önce süpersicim kuramının kısa bir tarihçesini verdikten sonra, kuramı makul bulduğunu, yakın zamanlarda kuramın takipçilerinin giderek çoğaldığını belirtmekte. Fakat bir şartı var. Süper sicim teorilerinin istikrarlı olabilmesi için bunlardaki uzay-zaman boyutlarının 1o veya 26 olması gerekmekte. Bu sayıları nerden bulduğunu sormayın, bunu hesaplayacak kadar kafam olsa CERN’de şu anda ben çalışıyor olurdum ! Dr Hawking bu boyut enflasyonunu şaşırtıcı bulmuyor; aksine, gözlemleyemediğimiz için farkına bile varamadığımız pek çok boyut olabileceğine dikkat çekiyor ve bir portakal örneği veriyor. Bir portakala biraz uzak bir mesafeden baktığımızda onun düz bir yüzeyi olduğunu farzedebiliriz. Elimize alıp daha yakından bakarsak yüzeyindeki yarıkları görmeye başlarız ve böyle sürer gider. Süpersicim kuramlarının öngördüğü ilave boyutlar o kadar küçük ki, mevcut teknolojimiz ile onları fark edemiyor olabiliriz. (Tahminen bir santimetrenin milyon milyon milyon milyon milyonda biri kadar bir alan.) Fakat süpersicim   kuramı kozmik planda ele alındığında uzayda sıçrama alanları kullanmaya ve böylece ışık hızını geride bırakmaya olanak tanıyor gibi. Tabii, Dr Hawking bu konuya şöylece bir dokunup geçmiş, çünkü bundan ötesi hiçbir sınır tanımayan başıboş hayal gücüne ve bilim-kurguya uzanmakta.

Bunlara ek olarak, süpersicimler kuramı bir dizi zorluğu da barındırmakta. Örneğin partiküllerin farklı özelliklerde doğumunu sağlayan örüntülerle, deneylerde gözlemlenen partiküllerin nasıl ilişkilendirileceği başlı başına bir sorun. Fakat, diyor Dr. Hawking, belki bu yüzyılın sonunda süpersicim kuramının, fizikte hep peşinden koştuğumuz birleşik kuram olup olmadığını anlayabiliriz. Elbette bu sadece bir tahmin.

İster süpersicim kuramı ile olsun, isterse olmasın, birleşik bir kuramın bulunabilme şansı nedir ? Dr Hawking’den alıntılıyorum:

Gerçekten de her şeyin birleşik bir teorisi olabilir mi ? Yoksa yalnızca bir hayalin peşinde mi koşuyoruz ? Burada üç olasılık söz konusu:

1- Gerçekten de birleşik bir teori var ve eğer yeterince zekiysek bunu günün birinde bulacağız.

2- Böylesine temel bir evren teorisi yok, evreni gittikçe daha kesin olarak açıklayabilen sonsuz bir teoriler zinciri var.

3- Evren teorisi diye bir şey yok. Olaylar yalnızca belli bir yere kadar tahmin edilebilir, sonrasında her şey rastgele ve düzensiz bir şekilde gerçekleşir.

Kitabının sonunda Dr. Hawking, bilimle felsefe arasındaki giderek artan uçuruma dikkat çekmekten kendini alamamış.

Günümüze değin bilim insanları evrenin nasıl işlediğine dair yeni teoriler geliştirmekle öylesine meşgul olmuşlar ki neden sorusunu soramamışlar. Öte yandan işleri neden sorusunu sormak olanlar, yani filozoflar, bilimsel teorilerin gelişme hızlarına ayak uyduramamışlar. 18. yüzyılda filozoflar, bilim de dahil olmak üzere insanlığın tüm bilgi dağarcığını kendi alanlarından sayarlardı. Evrenin başlangıcı var mıdır, gibi sorulara yanıt ararlardı. Ancak 19. ve 20. yüzyıllarda bilim, bir kaç uzmanın dışında kimsenin anlayamayacağı kadar teknik ve matematiksel bir hal aldı. Filozoflar sorgulama alanlarını öylesine daralttılar ki, bu yüzyılın en önemli filozoflarından Wittgenstein şöyle demiştir: “Felsefenin geriye kalan tek görevi dilin analizidir.” Aristo’dan Kant’a kadar süregelen büyük felsefe geleneği için ne büyük bir gerileme !

Ancak, eksiksiz bir teori geliştirebilirsek, bu teori zaman içinde yalnızca birkaç bilimci tarafından değil, herkes tarafından anlaşılabilir hale gelecektir. O zaman, hepimiz, evrenin neden varolduğuna dair bir tartışmaya katılabiliriz. Bu soruya yanıt bulmamız, insan aklının en büyük başarısı olur. Çünkü o zaman Tanrı’nın ne düşündüğünü anlamış oluruz.

Dr Hawking, felsefecilere biraz haksızlık etmiş. Yakın zamanlarda felsefe salt semantik veya sentaks analizlerinden sıyrılıp daha geniş iklimlere yelken açtı. Piyasada hemen her dinin geleneğinden veya maddeci öğretilerden yola çıkarak ontolojik denemeleri kapsayan pek çok çalışma mevcut. Felsefecilerin biraz daha atak olması ve çağdaş bilimin verileri ile evreni yeniden yorumlamaları gerektiği tesbitine tüm kalbimle katılmaktayım. Zira, temel bir yasa gereği “boşluklar doldurulur.” Felsefe, gereğinden fazla tevazu gösterir ve çağdaş bilimin ilgi alanlarını yorumlamaktan kaçınırsa, etraf sözde spiritüel öğretileri topluma yutturan binlerce şarlatanla dolacaktır ve zaten böyle olmaktadır. Bu kitapların bazıları temel bilimsel gerçekliklerden o kadar kopuktur ki, bunlara bir kere inanırsanız, dilediğiniz her şeye inanmakta serbestsiniz !

Birleşik bir kuram bulunabilir mi ? Eğer, doğa ve evren bağrında gerçekten böyle bir tekilliği saklıyorsa, neden olmasın ? Bu dünya gezegenini toplu halde havaya uçurmazsak, böyle bir kuram için yeterince zamanımız olabilir. İnsan soyu olarak, yaklaşık 4-5 milyon yıl önce primatlardan ayrıldığımız tahmin edilmekte. Geri kalan sürecin ezici çoğunluğunu insansı varlıklar ve nihayet avcı-toplayıcı atalar olarak yaşadık. Yazılı tarihimiz, evrenin tüm tarihi ile kıyaslandığında bir kıvılcım çakması kadar bile değil. Bu kısacık dönem içinde şaşırtıcı bir soyutlama kabiliyeti geliştirdik. Doğa güçleri karşısında tamamen çaresiz kaldığımız dönemlerden, evrendeki cisimlerin kütlelerini hesaplayabildiğimiz bir bilim seviyesine geldik.

Geleceğin ne getireceğini kim bilebilir ?

Evrenin dokusu -5- Yeniden göklere uzanmak

İnsanoğlunun, gerçekliğin peşinden koşarken, elinde üç tane güçlü silahı olduğuna inanmaktayım. Bunlardan birincisi zamanı ve mekanı delip geçen ulvi din hissiyatı, ikincisi, bir tek bakışla bir çağın ruhunu yakalayabilen üstün sanat sezgisi ve üçüncüsü ise, soğuk ve duygusuz gibi görünen ama aslında hepimize bir parça gereken bilimsel disiplin. Felsefe ise, din-sanat-bilim pınarlarından beslenmesi gereken büyük bir soyutlama kabiliyeti olarak -bence- her zaman önemini korumakta. (Her ne kadar bazıları onu sözlüklere hapsetseler de …)

Fizik bilimleri yavaş yavaş, gerçekliğin kavranması ne kadar güç bir şey olduğu tesbitine yaklaşırlarken, onlardan çok önce, 17. yüzyılın özgün bir düşünürü Baruch Spinoza aynı sonuca çoktan varmıştı. Ne kadar tuhaftır ki, bütün eserlerinin ilham kaynağının “Tanrı sevgisi” olduğunu söyleyen bu düşünür, dine hakaret etmekle suçlanmış ve 1656 yılında yahudi cemaatinden kovulmuştu. Eğer okumadı iseniz, onun meşhur Ethica’sını mutlaka bulup okumanızı tavsiye ederim.

Spinoza, bir insan kanında dolaşan kurtçuk örneğinden hareketle, Res Cogitans’ı (düşünen bilinçli varlığı) sorgulamaya başlar. Nedir bir kurtçuğun bilgisi ? Öncelikle, onun doğayı nasıl algıladığını dahi bilemeyiz. Algısı, varsayalım ki, bizimkine benzese dahi, evren hakkında bize anlatacağı tek şey algı alanına giren tuhaf cisimler veya sürekli kendisini yemeye çalışan saldırgan yaratıklar olacaktır. Muhtemelen tüm evrenin koyu, akışkan bir plazma olduğunu düşünecek, doğanın bütününden uzak yargılara varacaktır.

kurtcuk

Peki bir kurtçuktan bizi üstün kılan özellik nedir ? Aklımız, sezgilerimiz, algılarımız ? Tümü, hiçbiri ? Gözlemlediğimiz evrenin, varoluşun bütünü olduğundan nasıl emin olabiliriz ?

Kuantum mekaniği aslında hepimizi sarsması gereken bir dünyanın kapılarını açmıştı. Bu yeni dünyada, bütünüyle nedenselliğe dayalı bir olaylar zincirinden söz etmek pek mümkün görünmemekteydi. Dahası, mesela bir bardak su içmek gibi, elimizi attığımız en basit hadiseyi bile derinlemesine incelediğimizde, sanki her ayrı gerçeklik katmanında düzenle kaosun sonsuz bir kavgası var gibiydi. Yakın zamanlarda, düzen-kaos kavgası üzerine yazılmış en güzel kitaplardan biri olan “Rastlantı ve Kaos” isimli çalışmasında David Ruelle, bir meslekdaşının şöyle dediğini aktarıyordu: “Eğer öldüğümde Tanrı’nın huzuruna çıkma şansım olursa, ondan sadece türbülansı açıklamasını isteyeceğim !” Kuantum mekaniğinin başımıza açtığı belalar yetmiyormuş gibi, düzenli sistemleri düzensizliğe sürekleyen türbülans etkisinde işin içine “garip çekerler” ve bir sonraki adımda fraktal geometrinin sınırlı bir alan içindeki sınırsız dünyası girmeye başlamıştı.

garip-ceker

Kısaca, evren içinde evren …

Fakat, bilimsel hayal gücümüz bizi nerelere sürüklerse sürüklesin, neticede hepimiz aynı kozmozun içinde yaşıyorduk ve bu kozmozun, kaya kadar sağlam bir yasası bulunuyordu. Zamanın tek yönde ilerleyişi. Veya, Britanyalı fizikçi Sir Arthur Eddington’un deyimiyle “Zamanın Oku”.
Alıntılıyorum:

Şeylerin zaman içinde geliştiği bir yön olduğunu hiç sorgulamadan kabul ederiz. Yumurta kırılır, mum erir, ama eski hallerine geri dönemezler; anılar geleceğe değil geçmişe aittir; insanlar yaşlanır, gençleşmez. Bu bakışımsızlıklar (asimetriler) yaşamımızı yönetir; zamanda ileri ve geri ayrımı, deneysel gerçekliğin hakim öğesidir. Eğer zamanda ileri ve geri arasında, sağ ve sol, ön ve arka arasında gördüğümüz bakışım olsaydı, dünya tanınmaz olurdu. Yumurtalar kırıldıkları gibi yapışırlardı, geçmiş kadar geleceğe ait anılarımız da olurdu, insanlar yaşlandıkları gibi gençleşirlerdi. Böyle bir zaman-bakışımlı gerçekliğin bizim gerçekliğimiz olmadığı kesin. Ama acaba zamanın bu bakışımsızlığı nereden geliyor ? Zamanın bütün özellikleri arasındaki bu en temel olanından sorumlu olan şey nedir ?

Burada sn Greene’nin “bakışımsızlık” olarak ifade ettiği (veya öyle tercüme edilen) olguyu Dr. Hawking “tersinemezlik yasası” olarak ele almakta.

Fiziğin bilinen ve kabul edilen yasaları böyle bir bakışımsızlık göstermez. Zamandaki bütün yönler, yani, ileri ve geri, fizik yasalarınca bir fark gözetmeksizin ele alınır. Dev bilmecenin başlangıç noktası işte budur. Temel fizik denklemlerindeki hiçbir şey, zamanda bir yöne kesinlikle diğer yönden farklı davranmaz ve bu da yaşadığımız her deneyimle taban tabana terstir.

Bunu daha iyi anlayabilmek için, bir bilardo masası üzerindeki toplara vurulduğunu düşünün. Vuruş hızına ve açısına bağlı olarak, toplar birbirleri ile çarpışır ve usta bir oyuncu iseniz hedeflediğiniz topu deliğe sokarsınız. Teorik olarak, aynı yasaları kullanarak, süreci geriye işletmek mümkündür. Böylece hedef topun deliğe girdiği andan başlayarak, ilk topa vurulan ana kadar her şey, aynı yasalara bağlı olarak, tersten yaşanır. Tıpkı bir filmi geriye oynatmak gibi. Ama hepimiz biliriz ki, evren böyle işlemez. Olaylar tek yönlü yürür ve onları geriye sarıp hasarı tamir edebilmek mümkün değildir.

Zamanın akışındaki bu tersinemezlik, bilimcilerin gözlerini yeniden göklere, kozmoza çevirmesine sebep oldu. Sanki, evren başlangıçta esrarengiz bir el tarafından kurulmuş gibiydi. Evrensel genişleme süreci, teorik olarak tersine işletildiğinde, bilimciler, bir zamanlar evrenin ani bir etkiyle adeta tek bir noktadan patlamış olabileceği sonucuna vardılar.

Göreceğimiz gibi, evrenin başlangıcındaki özel fiziksel koşullar, Büyük Patlama ve sonrasındaki çok düzenli çevre, zamana bir yön vermiş olabilir. Tıpkı bir saati kurmanın, yani saatin zembereğini çok düzenli bir “ilk duruma” getirmenin saatin ileriye doğru çalışmasını sağlaması gibi. Bir anlamda, yumurtanın kırılması -tekrar birleşmesinin aksine- evrenin 14 milyar yıl önce doğumundaki koşullara tanıklık etmektedir.

bigbang

İşler iyice karışmaya başladı. Miniklerin dünyası ile kozmoz arasındaki uyumsuzluğa ek olarak, bir de “evrenin başlangıcındaki özel fiziksel koşullar” gibi belirsiz bir çıkarımla uğraşmak gerekiyor. Nedir bu özel fiziksel koşullar ?

Temel soru belli, evren başlangıçta ne ölçüde düzenliydi ?

Günlük deneyimler ile evrenin ilk anları arasındaki bu beklenmedik bağlantı, olayların neden zamanda bir yönde ilerlediğine dair bir kavrayış getiriyor, ama zamanın oku’nun gizemini tamamen çözemiyor. Tersine, bilmeceyi kozmolojinin alanına kaydırıyor ve bizi evrenin, başlangıçta gerçekten de çok düzenli olup olmadığını araştırmaya zorluyor.

Büyük patlama kuramı, bir dizi gelişmenin ardından önemli bir kozmoloji kuramı olarak yerini aldı. Görelilik bütün halinde evrene uygulandığında gökbilimsel gözlemlerle uyum içinde olduğu görülüyordu. 1960-70′ler arası, mikrodalga ışınımının varlığı ortaya çıkarıldı, bu ise büyük patlama kozmolojisini desteklemekteydi. Evrendeki temel bileşenlerin sıcaklıktaki uç değişimlere nasıl tepki verdiği belirlenince, büyük patlama kuramı yerini iyice sağlamlaştırdı. Alıntılıyorum:

Başarılarına karşın kuramın önemli eksiklikleri vardı. Uzayın neden ayrıntılı gökbilimsel gözlemlerin ortaya çıkardığı şekilde olduğunu açıklayamıyordu.

Sanırım, yıldızların ve galaksilerin evrene homojen olarak dağılmayıp, belli bölgelerde kümeleşmesinden söz ediliyor.

Keşfedildiği andan itibaren dikkatle incelenmekte olan mikrodalga ışınım sıcaklığının neden her noktada aynı göründüğü konusuna bir açıklama getiremiyordu. Üstelik, asıl önemlisi, büyük patlama kuramı, evrenin başlangıçta, zamanın oku açıklamasının gerektirdiği gibi, çok düzenli olması gerektiğine dair ikna edici bir sebep gösteremiyordu.

Öyleyse, sabit hızda gerçekleşen bir patlamadan bahsetmek zor. O zaman, bu patlamanın bugün bildiğimiz şekli ile evreni oluşturan dokuya yol açacak özel bir mekaniği olmalı. Büyük patlama kuramındaki bu açık, bir başka kuramla telafi edilmeye çalışılıyor.

Bu ve sonuca bağlanamayan başka konular, 1970′lerin sonunda ve 80′lerin başında şişme kozmolojisi adı verilen önemli bir atılıma esin kaynağı oldu. Şişme kozmolojisi, büyük patlama kuramına, evrenin ilk anlarında çok kısa ve çok hızlı bir şişme dönemi ekleyerek kuramı değiştiriyordu. Bu yaklaşımda, saniyenin trilyonda birinin trilyon birinin milyonda birinden daha kısa bir sürede evrenin büyüklüğü milyon kere trilyon kere trilyon kat artmıştır.

arrow_of_time

Eh, şimdi “ve Tanrı ışık olsun dedi” inancını savunanlar pek de haksız sayılmazlar yani !

Böylece, evrenin çok kısa bir anına bir şişme modeli eklenerek, gökbilimsel gözlemlerin ortaya çıkardığı evren  modeli ile uyum sağlanmaktaydı.

Ama işler hiç de yolunda gitmiyordu aslında. İlk bakışta, Einstein denklemleri ile çok büyük boyut ve kütleye sahip cisimlerin tanımlaması eksiksiz olarak yapılabiliyordu. Çok küçük cisimlerin ve partiküllerin açıklanmasında ise kuantum mekaniği kullanılıyordu. Peki sorun neydi ?

Sorun, genel görelilik denklemleri kuantum mekaniğinin denklemleriyle bir araya geldiğinde ortaya bir felaket çıkmasındadır ! Denklemler tümüyle çöker, bu da evrenin nasıl doğduğunu ve o sırada zamanın okunu açıklamak için gerekli koşulların olup olmadığını belirlememizi engeller.

Bu durumu bir kuramcının karabasanı olarak tanımlamak abartma sayılmaz. Deneysel olarak erişilemeyen çok önemli bir alanı çözümlemek için gerekli matematiksel araçların olmaması. Uzay ve zaman, bu özel ve erişilemeyen alanla, yani evrenin başlangıcı ile, öylesine iç içedir ki, uzay ve zamanı bütünüyle kavramamız için evrenin ilk dakikalarındaki uç koşulları -devasa bir yoğunluk, enerji ve sıcaklık gibi- açıklayabilecek denklemleri bulmamız gerekir. Bu, mutlaka ulaşılması gereken temel amaçtır. Bir çok fizikçi bu alana ulaşabilmek için birleşik kuram denilen bir kuramın geliştirilmesinin gerekli olduğunu düşünüyor.

Böylece geliyoruz Dr. Stephen Hawking’in “Her Şeyin Teorisi” kitabında yana yakıla anlattığı birleşik kuram arayışına. Peki ama böyle bir birleşik kuramın olması gerçekten gerekli mi ? Ya, mikro evrene ait çok özel koşullar ile makro evrene ait koşullar, farklı yasaların doğmasına sebep oluyorlarsa ? Orasını bilemem; tek bildiğim, birleşik kuram arayışındaki bilimcilerin işlerinin gerçekten de çok zor olduğu …

Evrenin dokusu -2- Uslu ve itaatkar bir evren

Uzayın, zamanın ve cisimlerin ne oldukları, hangi prensiplere göre hareket ettikleri sorusu, beraberinde ister istemez “gerçekliğin” ne olduğu gibi bir soruyu getiriyor. 

Felsefe yüzyıllar boyunca bu sorunun üzerinde durdu ve yakın zamanlarda sessiz sedasız bir kenara çekilip, yerini bilimlere bıraktı. Kimilerine göre büyük  felsefeler dönemi tamamen bitmişti. Az çok bunun sebebi belliydi. Ne kadar görkemli olsalar da felsefeler çoklukla zihinsel tasarımlardı ve kendi içlerinde tutarlı olsalar da, evrenin dokusunu anlamada asla bilimin yerini alamazlardı. Çünkü bilim sezgilerle, tasarımlarla, hatta “sağduyu” ile değil; gözlemlemeye, ölçüme, deneye dayalı yöntemle ilerliyor, bu yüzden felsefenin önünde gidiyordu. Yakın zamanlarda, Dr Stephen Hawking, felsefecilerin teorik fizikteki gelişmeleri hiç anlayamadıklarından şikayet ederek sorunu açıkça ortaya koydu.

Peki bilim bu noktaya nasıl geldi ? En bilinen tanımı ile bilim, evrenin ve şeylerin yapısını deney, gözlem ve matematik modelleme ile incelemeye dayalı bir disiplindir. Her insan gibi, bilimci de yanılabilir. Bilimciyi, dogmatik bir düşünürden ayıran şey, onun yanlışta ısrar etmemesi ve kafasındaki model eğer gerçekliklerle, ölçümlerle, deneylerle uyuşmuyorsa kuramını çöpe atabilmesidir. 

Konumuz bilim tarihi olmadığı için, ne yazık ki bizleri çağdaş bilime getiren ve hepsi farklı geleneklerden, inançlardan gelen insanları pas geçiyorum. Yahudi, Hristiyan, Islam geleneklerine bağlı veya tamamen maddeci ve tanrı-tanımaz nice insan bilimimizin yolunu açtılar. Hepsini saygıyla anıyorum.

Fakat, fizikte yüzyıllar boyunca kopuk kopuk ele alınan çalışmaları birleştirmek, bunları derli toplu bir biçimde açıklamak Newton’a nasip oldu. Kendine has kavrayışı ile Newton, şeylerin hareketlerinin arkasındaki yasaları açığa çıkardı ve denklemsel olarak ifade etti. Sonuç o kadar etkiliydi ki, bugün dahi pek çok alanda Newton fiziği güvenle kullanılabilmektedir. 

Nesneler, cisimler hareket ediyordu. Bu, yadsınamaz bir gerçeklikti. Peki ama onların sürekli hareket ettikleri, hani ismine “uzay” dediğimiz bu alan neydi, onu nasıl açıklayabilirdik ? “Evrenin dokusu” kitabından alıntılıyorum:

Uzay gerçek bir fiziksel varlık mı, yoksa evreni anlamaya çalışan insanoğlunun ortaya attığı soyut bir fikir miydi ? Newton bu kilit sorunun yanıtlanması gerektiğini biliyordu, çünkü uzay ve zamanın anlamı hakkında bir fikre sahip olmadan hareketi tanımlayan denklemleri anlamsız olacaktı. Bir şeyi anlamak için bağlamını bilmek gerekir; kavrayışın bir dayanağı olmalıdır. 

Böylece Newton Principia’da bir iki kısa cümleyle açık ve net bir uzay ve zaman kavrayışı oluşturdu; uzayın ve zamanın evrenin değişmez alanını oluşturan, mutlak ve değişmez varlıklar olduğunu öne sürdü. Newton’a göre uzay ve zaman, evrene biçimini ve yapısını veren görünmez bir yapı iskelesi oluşturuyordu. 

Newton’un bu açıklamaları klasik fizik ile kuantum fiziği arasındaki kopukluğun derinliğini kavrayabilmek açısından çok önemlidir. Öyle görünüyor ki, kendisi de son derece dindar bir insan olan Newton, fiziği kullanarak evrensel ilahi bir sahneyi gözlerimizin önüne sermişti. Her şeyin içinde yer alacağı durağan bir evren ve şeylerin ömürlerini biçen bir zaman anlayışı. Başka bir ifade ile “mutlak zaman” anlayışı. Bu anlayışta zaman, uzaya ve maddeye bağımlı olmadan evrendeki şeylere etki eden ayrı bir kuvvet olarak kabul ediliyordu. 

Bir anlamda bu, “felsefecilerin tanrısı” denilen inanca bağlanmaktır. Uzayı ve içindeki nesneleri yaratan ve sonra bir kenara çekilip zamanı başlatan kozmik bir tanrı.

Newton’un anlayışının, geleceği kestirebilme açısından da önemi büyüktür. Zira eğer bu anlayış doğru ise, herhangi bir parçacığın bulunduğu yeri, hızını, yönünü bilirsek, o parçacığın N zaman sonra nerde olabileceğini de kestirebilmemiz mümkündür. Böylece ortaya “şimdi” içinde ifade edilen, fakat hem geriye hem de ileriye doğru hareketi tahmin edilebilen akıllı uslu, söz dinleyen bir evren modeli çıkar. 

Yaklaşık 200 yıl boyunca Newton’un modelindeki çatlaklar ortaya çıkmadı. Yakın uzayda, Newton’un denklemleri o kadar güçlü ve ikna ediciydi ki, bir kaç cılız ses dışında, kurama yönelik ciddi bir eleştiri geliştirilemedi.

Ama, aslında evrenimiz hiç de böyle uslu bir çocuk değildi ve bunun anlaşılabilmesi için, ışığın hareketindeki “tuhaflıkların” mercek altına alınması gerekecekti. 

THE MAGUS – BÜYÜCÜ – romandan bir pasaj

John Fowles gibi yazabilmek için sanırım aklın sınırlarını zorlamak, o uslu, düzene bağlı hanım hanımcık dünyamızı paramparça etmek gerekir.

Benim gözümde Fowles, 20. yüzyılın yetiştirdiği edebiyat dehalarından biridir. Felsefi yönü de güçlüdür yazarın. Hayat ve varoluş üzerine düşüncelerini “Aforizmalar” isimli kitabında toplamıştır. (Veya bu kitabı Zaman Tüneli – Denemeler Ve Notlar adı ile arayınız.) Çoğumuz onu -sinemaya da uyarlanan- iki kitabı ile tanırız: Korkunç Koleksiyoncu ve Fransız Teğmenin Kadını.

Fakat ben, Türkçeye “Büyücü” olarak çevrilen bir romanının hayranıyımdır:
The Magus.

Varoluşçu felsefeye gönülden bağlı bir insan olarak, Büyücü romanı bu felsefeyi savunmamda hep motive edici bir rol oynamıştır. Romandaki iki ana karakterin birbirlerine taban tabana zıt yapıları, fikir çatışmaları içinde adeta kendi çelişkilerimi bulurum. Şimdi bu romandan bir bölümü sizler için özetlemek istiyorum.

the-magus

Romanın birinci karakteri Nicholas Urfe, Oxford mezunu, geleneksel değerlere bağlı, son derece vatansever bir kişiliktir. Tipik bir asker ailesi içinde, sıkı denilebilecek bir eğitimle yetişmiş, zaman içinde gençlik heveslerinden sıyrılarak kendi kişiliğini bulmuştur. Daha doğrusu, o öyle zannetmektedir. Avusturalyalı bir genç kız Alison ile tanışan Nicholas, kendini derin bir aşk bunalımının içinde bulur. Bu acılardan kurtulmak için ufak bir Yunan adası olan Phraxos’taki İngilizce öğretmenliği teklifini kabul eder ve adaya taşınır. Adada, canı sıkıldığında uzun yürüyüşlere çıkmaktadır. Bu yürüyüşlerin birinde Conchis isminde esrarengiz ve zengin bir Yunanlı ile tanışır.

Romana asıl havasını ve lezzetini veren Conchis, devasa bir malikanede yaşamakta ve köylüler tarafından nefretle anılmaktadır. Zira II dünya savaşındaki Alman işgali sırasında Nazilere yardımcı olmuş ve onun yüzünden bazı köylüler öldürülmüştür.

Nicholas ve Conchis kısa zamanda kaynaşırlar. Conchis, adeta dirhemle konuşan, her sözü ile farklı şeyler ima eden anlaşılması zor bir insandır. Nicholas’ın vatanseverliğine karşılık, Conchis için böyle şeylerin hiçbir önemi yoktur ve bu yüzden aralarında ciddi fikir ayrılıkları doğmaya başlamıştır. Bir süre sonra Conchis, civar köylerden bazı figüranlar kiralayarak Nicholas’a psikolojik oyunlar uygulamaya başlar. Genç adamın kafası iyi karışmış, neye inanacağını bilemez hale gelmiştir.

Bir akşam, Conchis’in malikanesinde, yemek sonrası balkonda otururlarken yine aynı konu yüzünden tartışmaya başlarlar. Nicholas’a göre, şerefli bir insan, sırası geldiğinde vatanı ve savunduğu değerleri için ölmeyi bilmelidir. Geçmişin mirası, geleceğe ancak bu şekilde aktarılabilir.

Conchis suratını buruşturur, genç adamdan izin ister, içeri girer ve bir şeyler getirip masaya koyar:

Bir çift zar ve bir adet insan azı dişi.

Sonra tane tane konuşur:

- Genç adam ! Hep ölmekten bahsediyorsun, savaştan bahsediyorsun; ama bunlar hakkında sadece konuşuyorsun, aslında neden bahsettiğini bile bilmiyorsun sen.

Konuşmaya devam eder:

- Bu gördüğün azı dişi, savaş sırasında Almanların yüksek rütbeli subaylara verdiği bir intihar silahıdır. Alman subayları düşmana teslim olup konuşmaktansa, bu azı dişini ağızlarına alır, sıkıca bastırıp kırar ve içindeki zehri emerek hayatlarına son verirlerdi. Şimdi seninle bir oyun oynayacağız. Senden hayatında bir defa, kelimenin tam anlamı ile gerçekten ölümü göze almanı istiyorum.

Nicholas, adamın ne anlattığını anlamaya çalışırken, Conchis masadaki zarları eline alır.

- Bu zarları sadece bir defa masaya sallayacaksın. 6-6 dışında ne gelirse gelsin,  yaşamaya devam edebilirsin. Ama eğer 6-6 gelirse … azı dişini ağzına alacak, kıracak ve içindeki zehri emeceksin !
– Ama bu saçmalık ! diye itiraz eder Nicholas.
– Saçmalık falan değil ! Hiç değil ! Bir saattir attığın vatanseverlik nutuklarına ne oldu ? Senden, ölüm korkusunu gerçekten yaşamanı istiyorum. Silahların, can çekişen insanların, ölüm korkusunun sadece bir edebiyat vasıtası değil, inkar edilmez bir gerçeklik olduğunu anlamanı istiyorum. Eğer bunu yapmazsan, sana en ufak bir saygım kalmayacaktır. Hadi ama ! Otuz altıda bir ihtimal ? Bir düşünürsen, hayatta kalma şansın, burdaki talihsiz köylülerin savaş yıllarındaki şansından çok daha fazla ! Yap şunu ve ölümü hisset !

Nicholas için Conchis’in saygısı çok önemlidir. Ayrıca sadece bir seferde 6-6 atma ihtimali de düşüktür. Başını sallayıp bahsi kabul ettiğini belirtir. Zarları eline alır, iyice sallar ve masaya fırlatır. İkisi birden eğilip bakarlar:

6-6 !

Bir anda Nicholas’ın tüm vücudu kasılır, alnı terle dolar:

- Ben … bunu yapamam, o şeyi ısıramam … gerçekten yapamam …

Conchis güler:

- Sevgili dostum, seni gerçekten böyle ölümcül bir bahse mecbur edeceğime nasıl inanabilirsin ? Köydeki yaşlı salakların sana anlattıklarını unut. Ben insan hayatına değer veririm.

Zarları eline alır Conchis ve masaya fırlatır: 6-6
Tekrar fırlatır: 6-6
Bir daha fırlatır: 6-6

- Gördüğün gibi evladım, bunlar cıvalı, hileli zarlar. Ne kadar atarsan at, hep 6-6 gelecek şekilde imal edilmişlerdir. Savaşta da zarlar hilelidir. Daima seni savaşa sokanların istedikleri sonuç alınır ama sen kendi özgür iradenle hareket ettiğini zannedersin. Her şey böyle kurgulanmıştır. Gerçek bir savaşla, bizim bu akşam oynadığımız küçük oyun arasındaki farka gelince ….

Conchis insan azı dişini ağzına atar, dişlerinin arasında kıstırır ve sert bir çene hareketi ile parçalar.

- Ne  yapıyorsun ?!!! Delirdin mi ? Conchis, yapma, dur !

Yaşlı adam gülerek konuşmaya devam eder.

- Zarlar hilelidir oğlum. Bunu unutma ! Savaş yıllarında, bu ağzıma aldığım yapma dişin içinde gerçekten zehir bulunur. Benimkinde ise sadece bir parça meyve suyu !

***

Umarım beğenmişsinizdir.

Zarlar hileli mi sizce ?

(Meraklıları için not. Roman sinemaya uyarlandığında, Nicholas rolünü Michael Caine, Conchis rolünü Anthony Quinn oynamışlardır.)

Saygılar
Levent Ertürk